Transatlantik: Sırada Grönland mı İran mı var? | Suriye'de neler oluyor? | ABD'de gündemde ICE var!

14.01.2026 medyascope.tv

14 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Gönül Tol, çalıştığı kurumun önemli bir toplantısının düzenleyicisi olduğu için katılamıyor. Ömer Taşpınar’la beraberiz ve konuşacak çok şey var. Ömer, sıra kimde? Grönland’da mı, İran’da mı? Her iki taraf da bekliyor, her iki taraf için de alarmlar çalıyor. Önce kısaca Grönland’dan başlayalım, sonra İran’ı biraz daha geniş konuşalım.
Ömer Taşpınar: Kanımca, Grönland âciliyet teşkil eden bir mesele değil. Her ne kadar Trump bunu gündemde tutmak istese de her ne kadar askeri müdahaleyi opsiyonlardan biri olarak masada tuttuğunu söylese de, bana göre Grönland, daha çok diplomatik yollarla veya finansal yollarla, yani satın alınarak ya da bir şekilde Danimarka üzerine, NATO ve Danimarka’nın müttefikleri üzerine biraz baskı kurularak idare edilecek bir mesele. En önemlisi de âciliyet teşkil etmiyor. Şu anda Grönland halkı sokaklarda, Trump’a direniş içinde değil ve NATO ülkelerinde, Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da, Grönland’da destek gösterileri yok. Âciliyet teşkil eden ve bizim de bugün konuşacağımız mesele, geçen hafta başından itibaren daha da kötü bir kulvara giren, cuma günü Hamaney’in hutbe konuşması sonrasında rejimin çok daha sertleşmesiyle, sosyal medyaya göre 12 bin ölüden bahsedilen, Amerika’nın ve genelde Avrupa’daki resmi değerlendirmelere göre ise bu rakamın 2 bin ile 5 bin arasında olduğu süreç. İsterse yüz binler olsun, isterse sadece 2 bin ya da 5 bin olsun, İran’da bir devrim yaşanıyor mu, bu rejim sona erer mi? Tabii ki Trump’ın tweet diplomasisi, X üzerinden sürekli “yardım geliyor, yanınızdayım” deyişi, Grönland’a kıyasla çok daha âciliyet teşkil eden bir mesele. O nedenle Amerika tarafından askerî bir müdahale olacaksa, bunun İran’a olması, Grönland’a oranla çok daha muhtemel. Bu, Amerika askerî olarak müdahale edecek demek değil. Ama ikisi arasında bir seçim yapacak olsak, âciliyet teşkil eden meselenin, hiç düşünmeden tabii ki İran olduğunu söylerim
Ruşen Çalışkan:, ABD’nin müdahalesi hep İsrail ile beraber düşünülüyor. Daha önce İsrail’in haziran ayındaki saldırıları da söz konusu olduğu için, şimdi sürekli olarak, ‘’Katar’daki Amerika üssünde çalışanlar uyarıldı,’’ ‘’Netanyahu’nun uçağı bilinmeyen bir yere gitti’’ gibi birtakım haberler dolaşıyor. Bunların hepsi İsrail ve ABD’den birtakım işaretlere bakıldığı anlamına geliyor. Burada Batı dünyasında bir mutabakat görüyor musun? Mesela Avrupa Birliği, diyelim ki İran’da rejim değişikliğine yönelik bir askerî müdahaleyi destekler mi, yoksa nötr mü kalır ya da karşı mı çıkar? Mesela Suudi Arabistan’ın hava sahasını vermeyeceği söyleniyor.
Ömer Taşpınar: Evet. Batı için sorduğun için Batı’dan başlayalım, sonra bölgeye de bakarız. Bu arada Rusya ve Çin’deki havayı ve biraz da İran’ın içindeki dinamikleri konuşmak gerek. Çünkü bunlar birbirinden bağımsız konular değil. Birçok ülke, İran’ın içindeki dinamiklere bakarak da pozisyon alıyor.
Batı dediğimizde, Avrupa ve Amerika, yani Transatlantik ittifak içinde İran konusunda bir makas var şu anda. Avrupa’yı değerlendirirken, daha aklıselim, İran’ı daha iyi tanıyan, rejimin neler yapabileceğini daha iyi kestirebilen ve sahada büyükelçilikleri olan ülkelerden bahsediyoruz. İran’da devrimden bu yana, Amerika’nın bir büyükelçiliği yok. Ama Fransa’nın, İngiltere’nin ve Almanya’nın var. Bu ülkeler İran’la diplomatik ilişkilerini devam ettiriyorlar ve tahmin ediyorum, askerî bir müdahale olursa, çok daha sofistike, çok daha detaylı, riskleri daha iyi hesaplayan değerlendirmeler yapıyorlar. Bir kere jenerik olarak birçok ülke müdahale dediğimizde ne anlama geliyor, bunu da konuşmak lazım. İsrail’in yaptığı şey, nükleer merkezleri, nükleer santralleri, balistik füze merkezlerini vurmak, rejimin bilim insanlarını ve üst düzey Genelkurmay, Devrim Muhafızları elemanlarını hedef almaktı. Şimdi ‘’sokaklarda devrimvari yüz binler, milyonlar varken, İran’ın balistik füzelerini vurmanın bir anlamı var mı, nasıl bir birçok ülke müdahale olur?’’ diye Avrupa’da konuşuluyor tahmin ediyorum. Askerî müdahale olursa geri teper mi, halk buna nasıl bakar, rejime destek oranı nasıl olur, bunların hesabının yapılması lazım.
Benim görebildiğim kadarıyla, Avrupa’da, askerî bir müdahalenin ne getireceği konusunda büyük soru işaretleri olduğu için, tercih edilen yöntem bu değil. Onlar muhtemelen ekonomik yaptırımları artırmak, İran’ın petrol satmasını engellemek, izolasyona götürmek, büyükelçiliklerini kapatmak, İran’ı neredeyse Kuzey Kore haline getirmek isteyebilirler. Bunlar ekonomik, diplomatik, siyasi ve stratejik metotlar. Amerika ise meseleye biraz daha farklı bakıyor. Trump yönetimi bütün ağırlığını, ilgisini Venezuela’ya ve Batı Yerküresi ’ne çevirdiği bir anda, savaş gemileri Karayipler’deyken bu krize yakalandı. Askerî olarak baktığımızda, İran, Trump’ın beklemediği bir krizdi. Trump’ın odaklanmak istediği yerler, daha çok Batı Yerküresi, biraz da Grönland, Meksika, Kolombiya, Danimarka. Kanada üzerine baskı kuruyor. Neredeyse bölgesel bir güç gibi hareket ediyor, Rusya’ya ve Çin’e etki alanları bırakıyor. Batı Yerküresi’ne de kendi etki alanı olarak bakıyor.
Ortadoğu’da çıkabilecek bir kriz, Amerika’yı her zaman gafil avlıyor ve tekrar Amerika Ortadoğu’ya dönmek zorunda kalıyor. Şu anda savaş gemilerinin İran’a gitmesi gibi bir şey söz konusu değil, çünkü Trump’ın en son istediği şey İran’ı işgal etmek. Böyle bir senaryo kesinlikle yok. İran’a askerî müdahaleden bahsedilirken, daha çok bir “dekapitasyon”dan söz ediliyor. Dekapitasyon, rejimin tepesini bitirmek demek. Bir nevi, Venezuela’da yapılanlara benzer ya da daha kapsamlı bir şey yapabilmek. Bu konuda nasıl bir proje, nasıl bir hareket planı var bilemiyoruz, ama Trump çok sert konuşuyor ve sokağa umut veriyor. Bu arada Amerika’da sokağa umut veren başka unsurlar da var. Daha önceki gösterilerde görmediğimiz Pehlevi, yani Şah’ın oğlu unsuru var. Bunlar ilginç gelişmeler. Ama Trump ilginç bir şekilde Pehlevi’yle, Şah’ın oğluyla görüşmüyor, sanki “Seni hazırlıyorum” mesajı vermiyor. Bana göre Trump çok ciddi değil ve ne yapacağını da tam bilmiyor.
Trump yönetiminin bir özelliği de bölgesel uzmanlara çok fazla önem vermemesi. Ulusal Güvenlik Kurulu’nda, Ulusal Güvenlik Danışmanı Marco Rubio’nun altında, İran’ı çok iyi bilen, İran’da ne olduğunu farklı senaryolarla değerlendirecek bir ekip yok şu anda. Demokratlar iktidarda olsaydı, 5-6 farklı senaryo üzerinden analizler yapılırdı. Hele Obama olsaydı, o analizleri günlerce değerlendirir, çok soğukkanlı ve dikkatli şekilde hareket etmeye çalışırdı. Trump ise “Deli Adam teorisi”yle, “Benden korksunlar, her şeyi yapabilirim” mesajı vererek hareket ediyor. Bu da Demokratların tam tersi. Demokratlar’dan böyle anlarda kimse korkmuyordu, Demokratlar, en son bir devrim olduğunda, Arap Baharı’nda, Obama iktidardaydı. Arap Baharı döneminde Obama, Mısır’da milyonlar Tahrir Meydanı’ndayken “Destek verelim mi, vermeyelim mi” diye günlerce, haftalarca düşündü. Hillary Clinton “Vermeyelim, çünkü Mübarek iktidarda kalır” dedi. Demokratlar iktidarda olsa bu konu paralize derecesinde analiz edilirdi. O kadar analiz edilirdi ki bir şey yapılamazdı. Ama mesele Trump olunca, askerî bir opsiyondan bahsediliyor ama bunun ne olduğu tam belli değil.
Bölgeye dönersek, bölgedeki korku şu: Amerika’nın Körfez’deki üslerine, Kuveyt’te, Bahreyn’de, Birleşik Arap Emirlikleri’nde, Katar’da misilleme saldırıları yapılması. İran rejimine yönelik bir saldırı olursa, diyelim Devrim Muhafızları’nın bir sürü merkezleri vuruldu ya da Hamaney öldürülmeye çalışıldı ya da öldürüldü; buna karşı rejim Amerika’ya misilleme yaparsa, Körfez’i vuracak. Belki Körfez’deki Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn ve Kuveyt hedeflerini de vurmaya çalışacak. Körfez ülkeleri bundan çok korkuyor. Körfez, yaklaşık iki yıldır, İran’la normalizasyon, detant, raproşman ve bir şekilde ekonomik ilişkileri düzeltme çabasında. İran’la çalışmak istiyorlar, İran’dan o kadar çekinmiyorlar. İran’ı hâlâ düşman ve rakip görüyorlar ama İran’ın Dubai’ye bir füze atması, Birleşik Arap Emirlikleri’ni mahveder, Suudi Arabistan’ın vurulması Suudi Arabistan ekonomisini çökertir. Körfez bunlardan çok korkuyor. O nedenle Amerika’nın askerî müdahalesini istemiyorlar. Şu anda Birleşik Arap Emirlikleri lobisi ve Büyükelçisi muhtemelen, askeri müdahale yapmaması için Beyaz Saray’a her gün baskı yapıyor. Bu arada müdahale askerî olmayabilir, şu anki müdahale daha çok teknolojik bir müdahale. Elon Musk’a ait, İran’da 50 tane olan Starlink internet uydularının İran’da bedava hâle getirilmesi ve İran halkının internete kavuşması. Böyle metotlara bölge ve Avrupa destek veriyor. İstenen şey, sokaktaki halkın desteklenmesi, ama bunun Starlink yöntemlerle yapılmaması, rejimin ekonomik ve diplomatik olarak cezalandırılması, halka da bir şekilde teknolojik destek verebilmek, en azından interneti kullanmasını sağlayabilmek. Tartışma daha çok burada dönüyor.
İran’da ne olabilir konusuna dönmeden önce Çin ve Rusya unsuruna değineyim, çünkü önemli. Bence, Çin ve Rusya İran’dan farklı şeyler istiyorlar. Rusya, benim görebildiğim kadarıyla kesinlikle rejimin devam etmesini istiyor, çünkü çok petrol satamamış, petrol konusundaki potansiyeline ulaşamamış zayıf bir İran, Rusya’nın işine geliyor. Güçlenmiş, normalize olmuş, devrim sonrasında bütün dünyaya petrol satabilecek bir İran’ın, Rusya’nın en büyük avantajı olan petrol ve doğalgaz alanında rakibi olması anlamına gelir. Petrol ve gaz fiyatlarını düşürür. Batı’yla ilişkilerini toparlamış, güçlenmiş bir İran’ın, Kafkaslar’da, Orta Asya’da Rusya’ya rakip olma ihtimali yüksek. O nedenle Rusya bu zayıf rejimin devam etmesini istiyor kanımca.
Çin ise İran petrolünün yüzde 90’ını ve ucuz bir fiyata alıyor. Normalde, yüzeysel bir bakış açısıyla Çin’in İran’daki rejimin devamını istediğini söyleyebiliriz. Ama aslında Çin açısından da baktığımızda, Ortadoğu’da şu andakinden 3-4 misli daha fazla petrol pompalayabilecek bir İran, Çin’in de işine gelir. Çünkü Çin yine petrolü oradan alabilir. Ortadoğu’da Hizbullah’a, Hamas’a, Husiler’e, Kızıldeniz’deki deniz ticaretine negatif etkisi olan, ticaret yolları konusunda çok da olumlu bir rol oynamayan İran’ın normalleşmesi, Çin ekonomisine daha çok petrol, doğalgaz ve daha istikrarlı bir Ortadoğu sağlar. O nedenle Amerika’nın yapması gerekenlerden biri, Çin’le masaya oturup, “Bak ben Batı Yerküresi’ne odaklanıyorum, Tayvan ve Doğu Asya konusunda seninle eskiden olduğu kadar çatışmacı bir politika izlemiyorum. Bunun karşılığında sen de İran konusunda daha yapıcı ol ve İran’dan petrol almayı bir süre kes’’ demesidir. İran Çin’e petrol satamadığı anda daha da çöker. Bunun bedelinin büyük bir kısmını halk öder. Ama halk zaten dibe vurmuş durumda ve bu petrol gelirleri halka gitmiyor. Çin’e satılan petrol gelirleri ülkede rejimin kaymağını yiyen Devrim Muhafızları’na gidiyor, sistem zaten öyle yürüyor. O nedenle burada Çin’in de yapabilecekleri var ama Trump’ın bunları masaya getirecek bir stratejik vizyona sahip mi, emin değilim.

Ruşen Çakır: Ömer, istersen biraz Suriye konuşalım. Grönland’la ilgili söylemek istediklerin var biliyorum, onları söyle sonra Suriye’ye geçelim. Çünkü Suriye’de ilginç gelişmeler var. Halep’te yaşananlar ve Amerika’nın kayıtsız kalması ya da müdahil olmamasının yarattığı bir tartışma var, onu da sormak istiyorum. Sen Grönland’ı toparla, sonra Suriye’den bahsedelim.
Ömer Taşpınar: Aslında Grönland konusunda söyleyeceklerimi başta söyledim Ruşen. Grönland aciliyet teşkil eden bir mesele değil, daha çok medyatik bir mesele. Çünkü Batı’nın içinde bir kriz oluşturur, NATO çöker analizleri yapılıyor, ki belirli açılardan doğru. Ama Grönland’ın askerî bir mesele haline gelmesine daha çok var. Bu daha çok, diplomatik ve finansal yollarla, Amerika’nın Danimarka üzerindeki baskı yoluyla halledeceği bir mesele. Avrupa’nın önünde bir seçim var; ya Trump’a bir şekilde taviz vermeye devam edecekler ve Danimarka’ya ‘’Trump böyle bir deli, yapabilir. Gel sen akıllı ol, bunu bir şekilde satmayı deneyelim ya da Amerika’yla bir anlaşmaya varalım, yoksa NATO çöker” diyecekler. Ya da Avrupa’da güçlenen başka bir ses var: “Trump’a taviz vermenin bir anlamı yok. Trump taviz aldıkça sertleşiyor. Zorbaların anladığı dil zorbalıktır, biz de sert oynayalım” demek gerekecek. Avrupa nasıl sert oynayabilir? Amerika’ya karşı askerî olarak sert oynayamaz ama ekonomik olarak sert oynayabilir. Çünkü Avrupa’nın, Amerikan ekonomisi üzerinde belirli bir ağırlığı var. Eğer Doğu Avrupa, Baltıklar, İngiltere dahil olacak şekilde Avrupa tek sesle hareket edebilirse, Amerika üzerinde ekonomik ağırlığı olabilecek bir güçte. Ama bunu şu âna kadar yapmadı.
Son olarak, İran’la ilgili bir şey söyleyerek bitireyim. Burada birçok İranlı uzman arkadaşım var ve daha önceki sosyal hareketlerde görmediğimiz şekilde İran’da bir iki ilginç gelişme var. Bir kere çok geniş tabanlı bir hareket bu; her yere yayılmış durumda. Fakat rejim, cuma günü Hamaney’in konuşmasından sonra yumuşamayacağına, yumuşamanın, rejimin sonunu getireceğine karar verdi. Hamaney’in dış mihraklara atıf yaparak yaptığı konuşma, aslında ‘’Devrim Muhafızları’’na vurun anlamında bir yeşil ışıktı ve vurdular. Ben buna Tiananmen diyorum. 1989’da Tiananmen Meydanı’nda halk ayaklanması olduğunda Çin Komünist Partisi tanklarla girdi meydana ve binlerce öğrenci öldürüldü. Bugün İran’ın yaşadığı durum bu. Bu inanılmaz bir trajedi. Öldürülen gösterici rakamları çok yüksek. Halk şu anda korkmuş durumda ama internet tekrar gelirse yeniden sokağa çıkabilirler. Çünkü artık ölümden bile korkmayan bir sokak oluşabilir. Bu sokak çok genç bir sokak. Neden Pehlevi diyorlar, bunu da konuşmak lazım. Pehlevi meselesi nereden çıktı? Daha önceki hiçbir gösteride Pehlevi bu kadar ağza alınmıyordu. Güvendiğim İranlı bir uzman arkadaşım, Karim Sadjadpour, önemli bir şey söyledi: “Bu jenerasyonun gözünde Şah, Şah dönemini yaşamışların gözündekinden çok farklı bir şeyi sembolize ediyor” dedi. Şah ile ilgili sosyal medyada dolaşan imajlara baktıklarında, mini etekli kadınlar, içki içilen, daha özgür bir İran görüyorlar. Şah Pehlevi onlar için bir nevi bu rejimin tam karşıtı ve bunun tam karşıtını istiyorlar. Hayat tarzlarına, özgürlüklerine karışılmasın istiyorlar. Tabii ki Şah Pehlevi dönemi böyle değildi, bu dönemi yaşayanlar bunu biliyor. Ama bu jenerasyon o kadar bıkmış durumda ki, Pehlevi gibi bir sembol bile onlara önemli geliyor. Bu, Pehlevi’nin 5 ya da 10 yıl sonra İran’ın geleceğinde rol oynayacağı anlamına gelmez. Çünkü Pehlevi’nin sahada hiçbir ağırlığı, bir organizasyonu, bir yapılanması yok. Ama şu anda devrim için bir sembole ihtiyaç var, o sembol de eski İran; eski bayrağı, mollalardan kurtulmuş seküler bir İran. O da Pehlevi tarafından temsil ediliyor.
Buna karşı rejim, canhıraş bir şekilde ayakta kalmak için hareket ediyor. Türk Dışişleri’nin değerlendirmelerine göre rejime destek verenlerin oranı hâlâ %20-25 civarında. Böyle bir oran olabilir ama rejime destek vermeyenlerin oranı da %70 civarında. Bir seçim olsa bu rejimin gideceği kesin. Ama ‘’halk kimi ne kadar istiyor/istemiyor’’dan çok mesele, silahın kimde olduğu. Silah Devrim Muhafızları’nda. Devrim Muhafızları 150 bin kişilik bir ordu. Ordu içinde bir ordu ve acımasızca vurabiliyorlar. Eğer onlar “Biz vurmaktan vazgeçiyoruz, rejim konusunda bir geçiş istiyoruz” derlerse, geçiş muhtemelen İslami otoriterlikten seküler otoriterliğe doğru olacak.

Ruşen Çakır: Evet, bunu isteyenler de var diye biliyorum. Suriye meselesinde bir soru sormak istiyorum: SDG’nin baştan itibaren Amerikan himayesinde olduğunu biliyoruz. Türkiye’de de hep ‘’Amerika olmasa onlar bir şey yapamaz’’ algısı var. Halep’te yaşanan olaylarda, ABD onların yanında yer almadı, çatışmayı eleştirdi ama yalnız bıraktı. Önümde Lindsey Graham’ın bir saat önce yaptığı bir açıklama var: “Suriye Ordusu Güçlerinin ve Türkiye'nin Kürt müttefiklerimize karşı daha da ileri harekât yapabileceğine dair güvenilir raporlar alıyorum. Bunun, ABD'de güçlü bir tepkiyi tetikleyeceği açıktır. Yeni Suriye hükümetine bir şans verilmesini desteklesem de Kürt müttefiklerimize yönelik küstahça bir saldırıyı ne tolere ederim ne de kabul ederim” diyor. Halep sürecinde SDG, ABD konusunda hayâl kırıklığına uğradı ve işler biraz karıştı. Hatta bugün Abdulkadir Selvi yazısında ABD’ye “Siz güveniyordunuz, şimdi gördünüz” diye bir şey yazdı. Suriye’de birtakım şeyler devam edeceğe benziyor. ABD'nin, Trump yönetiminin, orada SDG'yi gözden çıkartma ya da iki güçten Şam'a daha fazla destek verme gibi bir tutumu olur mu?  
Ömer Taşpınar: Ruşen, senin yaptığın baştaki değerlendirmede, Türkiye'deki algı, ‘’Amerika artık Kürtleri o kadar desteklemiyor. Kürtler Amerika'nın ipiyle kuyuya indi ama Halep'te Amerika arkalarında olmadığını gördüler’’ gibi bir algı oluşmasının arkasından ne gelir? ‘’Biz Kürtleri silip süpürebiliriz. Amerika bunların arkasında durmayacak, bu işi biz askeri yollarla halledebiliriz’’ algısını getirir. Lindsey Graham'in mesajı, tam da o algının oluşmaması için önemli. Amerika'nın Kürtlere desteği nerede ve nasıl olur? Halep gibi bir şehirde, birkaç mahallede, asayiş güçlerinin çıkmak istememesine Amerika nasıl müdahale edecek? Belki diplomatik açıdan daha sert şeyler söyleyebilirdi, ama buna çok karışmak istemedi. Bu arada Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın ve Amerikan askerî yapısının da bir sürü krizle meşgul olduğunu ve bu krizlerin sıralamasında Suriye'de olanların ilk 5-6’ya girmediğini de hatırlatmak gerekiyor. Şu anda Halep'teki çatışma Trump'ın çok gündeminde değil, muhtemelen Marco Rubio'nun dosyaları arasında da ilk 5'te değil. Ama şöyle bir senaryo olursa, Türkiye, “Amerika aslında Kürtlere hiç de bu kadar destek vermiyor, bunu da gördük” gibi bir hesap hatası yaparsa, “o zaman askerî müdahale yapalım” derse veya rejim de ‘’Türkiye ile beraber, bunları bitirmeye çalışalım’’ diye karar verirse, Amerika hiçbir şey yapmaz mı diye hesaplamak lazım.
Bunların üstüne bir de Amerika’nın Kürtlere neden destek verdiğini de düşünmek lazım. Bu ortaklığın temelinde ne var? Amerika, Kürtleri, kara kaşları, kara gözleri için sevmiyor, beğenmiyor, desteklemiyor. Niye destekliyor? Türkiye'deki komplo teorilerine bakarsan, Amerika, Kürt devleti kurdurmak istiyor, bunu o yüzden istiyor. Ama daha gerçekçi ve objektif bir analize bakılırsa, Amerika sahada kendine asıl büyük düşman olarak gördüğü meseleyle mücadele edecek bir ortak aradığı için Kürtlere destek verdi. O büyük mesele de bizim bittiğini düşündüğümüz IŞİD meselesi. O mesele bitmedi, bitmediğini de son dönemlerde gördük. Dolayısıyla Amerika'nın Kürtlerle ortaklığını IŞİD çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Türkiye uzunca bir süre “IŞİD de bitti, artık IŞİD kalmadı, niye destek veriyorsunuz?” dedi, ama IŞİD'in hâlâ ayakta olduğunu biliyoruz, görüyoruz. Faaliyetler de var. Dolayısıyla Türkiye'nin bir hesap hatası içine girmemesi gerekiyor.

Ruşen Çakır: Bu arada biliyorsun Şam yönetimi son günlerde IŞİD'e yönelik çok ciddi operasyonlar yapıyor, bayağı tutuklamalar oluyor. Şimdi isimleri aklıma gelmiyor ama sen de biliyorsundur, Ahmed eş-Şara yönetimini destekleyen bazı Suriye uzmanı Amerikalı araştırmacılar da bunları bayağı köpürterek sunuyorlar. Ahmed eş-Şara, Şam yönetimi de pekâlâ bunu yapabilir gibi bir izlenim yaratılıyor sanki.
Ömer Taşpınar: Aslında bu, Ahmed eş-Şara yönetiminin de lehine bir şey. Çünkü hem Türkiye hem eş-Şara yönetiminin Amerika'ya ana mesajı, “IŞİD'le bir mücadele varsa bunu biz yaparız. Bu mücadeleyi bizden daha iyi kimse yapamaz” mesajı. Ben bunu çok rahat düşünebiliyorum. Gerek Dışişleri mesajı, gerek Erdoğan’ın Trump’la bir görüşmesinde, “Sevgili Donald, bu IŞİD dediğimiz şeyi biz bitiririz. Bizden daha iyi bir ortak mı bulacaksın? Biz Suriye’yle, bölgedeki Sünni Arap kardeşlerimizle bitiririz. Niye bu zibidi Kürtlerle sen bu işi yapıyorsun? Bu adamlar terörist. Teröristle, terörizmle mücadele edemezsin. Terörist teröristtir. Bu terör örgütüne sen niye bu desteği veriyorsun?” demesi… Türkiye hep bunları söylüyor. O yüzden Türkiye ve Ahmed eş-Şara yönetiminin Amerika’ya yollamak istediği mesaj “IŞİD’le biz mücadele ediyoruz” mesajı. Ama Amerika’da yapılan değerlendirmede, bu mücadelenin yıllardan beri Türkiye tarafından yeterince ciddiye alınmadığı, çünkü Türkiye’nin, Suriye’de ana tehdidinin her zaman Kürt bölücülüğü olduğu biliniyor.
Ahmed eş-Şara’nın, her ne kadar şu anda ideoloji ve kılık değiştirmiş olsa da aslında radikal İslam’dan geldiği biliniyor. IŞİD’le kavgalı olabilir ama ideolojik olarak kendisi ne kadar bu konuda ikna, ikincisi ne kadar muktedir, ne kadar gücü var bunu yapmaya? İki konuda da burada mesele var. Birincisi ideolojik mesele. İkincisi ve daha da önemli olan acaba istese bile bunu yapabilir mi? Burada geriye, 60 bin kişilik, bazı değerlendirmelere göre 80–90 bin kişilik, Amerika tarafından eğitilmiş, sahada gerilla faaliyetiyle IŞİD’i yok etmiş, IŞİD’i yok ederken de on binlerce ölü vermiş SDG, PYD kalıyor. Dolayısıyla, Amerika’nın Kürtlerden vazgeçmesi için bölgede IŞİD meselesinin halledilmesi gerekiyor. Ben burada sürekli tekrar ediyorum ama, Türkiye’de insanlar tabii ki bunu ciddiye almıyorlar. Amerika’nın ne Irak’ta ne Suriye’de bir Kürt devleti kurmak gibi bir projesi, vizyonu, gücü yok. Çok korkuyoruz Amerika’dan. O kadar korkuyoruz ki, Kürtlerle biz kendimiz diyalog kuramıyoruz.
Amerika’nın Kürtlere desteği Türkiye’yi o kadar korkutan bir şey ki, 19. yüzyılda Osmanlı’nın yıkılması bu emperyalist güçler tarafından yapıldığı için, bizim genlerimize, düşünme kodlarımıza işlemiş. Türkiye’de antiemperyalizmle milliyetçilik bir arada gidiyor. Solcular bile ulusalcılıktan kurtulamıyorlar. Hatta ulusalcılık solcu bir ideoloji haline geliyor. Biz, Kürtlerle diyaloğu bir ciddiye alabilsek, meseleye kendimiz bakabilsek… ‘’Kürtler Amerika’yı arkalarına almış’’ düşüncesi Türkleri çok korkutuyor. Orada da Kürtlerin ‘’Amerika’yı arkamıza alarak Türkiye ile ilişkileri kolaylaştırıyor muyuz, kolaylaştırmıyor muyuz diye biraz düşünmesi gerekiyor. Ama orada da Kürt kardeşlerimize baktığımda, alternatifleri nedir? Türkiye’ye güvenebilirler mi? Amerika’sız kalsalar, ‘’Amerika’yı istemiyoruz’’ deseler, Türkiye onlara kucak açacak mı? Geçmişte açtı mı? Onlar da o meselelerle uğraşıyorlar çünkü emin olamıyorlar.
Bu Suriye meselesi döndü dolaştı, ayağımızda dolandı. Beşar Esad gitti, yeni bir rejim geldi, Türkiye bu kadar güçlü oldu. Devam eden ne? Türkiye’nin Kürt fobisi, Türkiye’nin Kürt meselesi. Türkiye’de, zamanında Özal’ın gösterdiği “Bunlar bizim vatandaşlarımız, bizim insanlarımız” diyecek bir siyasi vizyon olmuyor. Öyle bir trajik yere geldik ki bunu Bahçeli’den bekliyoruz artık, Bahçeli’den medet umar bir hâle geldik. Erdoğan bu konuda ağzını açamıyor ve bunların temelinde de maalesef Amerika’nın Kürtlere verdiği destek korkusu var. Birinci süreci de Suriye, yani Amerika’nın Kürtlere verdiği destek bitirdi. Bugün de geldiğimiz yerde ‘’Amerika bunlara hâlâ destek veriyor’’ diye bir sorun var. Ama niye destek veriyor, bunu düşünmek lazım. Kürtlere bayıldığından değil. Türkiye, Amerika için her zaman için çok daha önemli bir ülke olacak. Türkiye ile ilişkiler her zaman için daha önemli olacak. Ama Amerika’nın önünde bir IŞİD tehdidi var. Dünya kadar vatandaşımız IŞİD tarafından öldürülmüş olmasına rağmen, biz, bu IŞİD tehdidini doğru dürüst ciddiye almıyoruz. IŞİD Türkiye’de terör estirdi. Ama ona rağmen, IŞİD meselesini, bir PKK kadar, bir Kürt bölücülüğü kadar ciddiye almıyoruz. Amerika’daki bakış açısı da bu.

Ruşen Çakır: Ömer, biraz sizin oradan bahsedelim. ICE, aslında İngilizcede buz olarak biliniyor ama, açılımı Immigration and Customs Enforcement. Yani Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı. ICE, ABD’de göçmenlik ve gümrük yasalarının uygulanmasından sorumlu federal kolluk kuruluşudur. Orada kaçak göçmen avına çıktılar ama sürekli, öldürülen insanlar, tutuklanan insanlar, protestolara dair birtakım videolar görüyoruz.
Çok çarpıcı şeyler gördüm, siz daha fazla görüyorsunuzdur orada. Mesela bir kilisede rahip bunları kovalıyor, hepsinin yüzü maskeli. Yerel polis teşkilatı bunlara karşı mücadele ediyor. Ne yaşanıyor tam olarak orada?
Ömer Taşpınar: Tam bir kaos yaşanıyor. Şu anda sokaklar, o ICE dediğimiz, federal bir güç olan maskeli insanlar tarafından yönetiliyor. Dış politikada neredeyse ‘’haydut’’ bir devletten bahsedebiliyorsak, içeride de kanunları, hukuk sistemini, Anayasayı, federal yapıyı, federal valileri, yerel polisi ciddiye almayan bir yapıyla karşı karşıyayız. ICE, Amerika’da iç güvenlik meselesinin bir parçası ve onun başında da evlere şenlik eski Kongre üyesi bir kadın var. Kariyerini, Trump’a bütünüyle sadakat üzerine oluşturmuş birisi. Şu anda bu ICE memurları, halkın önemli bir kesimi tarafından, Amerikalı vatandaşları bile öldürebilecek kanunsuz, mafyavari bir yapı olarak gözüküyor ve buna karşı bir direniş başlıyor. ICE ajanları, bir iş yerine, bir dükkâna, bir süpermarkete, bir inşaata girdiğinde, o işletmenin başındakiler direnmeye çalışıyorlar. Halk da direnmeye çalışıyor. Zaten bu nedenle Minnesota’da Amerikalı bir kadın öldürüldü. Amerika’da, göçmenler konusunda Trump gibi düşünmeyen en azından yüzde 30-40’lık bir halk tabanı var. Trump’a destek veren yüzde 60’lık bir taban da var. Bu konuda “çok fazla göçmen aldık, bu göçmenlerin atılması gerekiyor” diyenler de var. Belki çoğunlukta bile olabilirler, ama “Bu yöntemlerle atılmamalı” diyenlerin sayısı artıyor.
Burada mesele şu: Kimin elinde silah var? Kim daha güçlü? Şu anda tabii ki ICE ve federal hükümet, yani Trump daha güçlü. Ama halkın da buna karşı sabrı taşıyor. Çünkü ICE memurları sokaklarda bir kaos yaşatıyor. Minneapolis, Seattle, Illinois gibi yerlerde, hatta Virginia’da ve bizim yaşadığımız yerlerde bile insanlar korkmaya başladı. Yüzü maskeli polis veya federal ajanlarla konuşmak ne demek? Niye saklarsın yüzünü? Kimden saklıyorsun? Bu kadar güçsüz müsün sen? Bir haydut gibi, gerilla gücü gibi ortalığa çıkıyorsun. Hatırlarsan, 6 Ocak 2021’de, Trump destekçilerinden bir grup, seçim sonuçlarını protesto etmek için Kongre binasına baskın düzenlemişlerdi. ICE’ın içinde, Trump’ın o Kongre baskınına katılanları affettiği ve işe aldığı binlerce sabıkalı kişi olduğuna dair, sosyal medyada bir sürü de dedikodu dolaşıyor. Dolayısıyla bir güvensizlik var. Bana göre bütün bunların halledileceği yer sandık. Bu yıl sonunda, Kasım ayında, önemli bir seçim var Amerika’da, ara seçimler. Trump bu şekilde devam ederse, bir hezimete doğru gidiyor olabilir. Bunun kendisi de farkında ama düştüğü kuyuyu hâlâ kazmaya devam ediyor.


Trump’ın bu hafta yaptığı bir şey Amerika’nın gündemine oturdu. Merkez Bankası Başkanı Jerome Powell’a soruşturma açtı. Neden açtığını biliyor musun? Yeni bir Merkez Bankası binasına fazla fon harcandığı için. Trump Beyaz Saray’da bir balo sarayı yaptırıyor, dünya kadar para harcanıyor oraya. Burada Merkez Bankası’nın binasına fazla para harcandığı için dava açıyor. Bunun üzerine Jerome Powell kameraların karşısına geçti ve “Bu, bir siyasi cinayettir. Ben faiz indirmediğim için bana karşı bir soruşturma başlatılıyor” dedi. Faiz oranlarını indirmediği için. Anla işte, Türkiye’ye bu kadar benzedik. Faizlerin indirilmesini isteyen bir Başkan var ve Merkez Bankası Başkanını kovdurtmaya, hapse attırmaya çalışıyor. Buna karşı da Merkez Bankası Başkanı ekranlara çıkıp kendini savunuyor. Amerika’da böyle bir durumda, borsanın tepetaklak gideceğini, büyük bir buhran oluşacağını beklersin, değil mi? Borsa buna güldü geçti, ciddiye bile almadı. Çünkü nihayetinde şöyle bir sorun var: Özel sektör, borsa, finans dünyası Trump’a âşık, Trump’ı çok seviyorlar. Vergileri indirdi, kanunları azalttı, benzini pompalıyor, deregülasyon getirdi. Trump, Silikon Vadisi’ne, petrol şirketlerine, finans şirketlerine ne istese veriyor. Biraz ilaç şirketleriyle arası bozuk, ama onun dışında, vergileri düşürüyor olması borsaya yetiyor. Trump da “Borsa bu kadar iyi giderken, kamuoyu yoklamalarında bana olan destek niye düşük çıkıyor?” konusunu anlayamıyor. ‘’Bunu bana birileri anlatsın’’ diyor hep. Trump’a anlatılması gereken şey, halkın geçinmekte zorlandığı, gelir dağılımı bozukluğu, sağlık sisteminin bozukluğu. Neyse, Trump bu şekilde devam etsin, bana göre Kasım’da ciddi bir hezimetle karşı karşıya kalacak.

Ruşen Çakır: Ömer çok teşekkürler. Bayağı yoğun bir yayın oldu, çünkü dünya çok yoğun. Sizin orası ayrı bir çılgınlıkta. Gönül’e çok selamlar. Haftaya tekrar görüşmek üzere diyelim. Ömer Taşpınar'a teşekkürler, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler. 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
23.01.2026 Çağımızın Sisifos’u: Kürtler
22.01.2026 Suriye dersleri: “Krala yaslanmayın, düşersiniz”
21.01.2026 Öcalan “Sonumuz Gazze gibi olur” diye uyarmıştı
20.01.2026 Suriye’nin ortaya çıkardığı Kürt milliyetçiliğinin krizi
20.01.2026 Onur Alp Yılmaz ile söyleşi: Erdoğan’ın hesapları nasıl tuttu? CHP ne yapabilir?
19.01.2026 Hafta Başı (66): Suriye'de dengeler değişti | Suriye'den sonra çözüm sürecinin geleceği
19.01.2026 “Pirus zaferi”: Öcalan’ın kehaneti Suriye’de gerçekleşiyor
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı